Adı bayram…

Ramazan Bayramı…

Bir aylık sabrın ödülü…

Şimdi kavuşma günü…

Uzaktakilere, yakındakilere kavuşma günü…

Bu dünyadan göçenleri, gidip dönmeyenleri hatırlama günü…

Bayramın bu geleneksel tadının ötesinde bir de toplum nezdinden nasıl algılanıp yaşandığına bakalım.

“Deliye her gün bayram” misali yani…

Yiyecek yemeği olana her gün bayram…

Bir işi olana her gün bayram…

Sağlığı olana her gün bayram…

Borçsuz-harçsız yaşayana her gün bayram…

Büyüklerini hatırlayabilene, iki dua edebilene zaten bayram…

Her ne kadar politik tartışmalar canımızı sıksa da, kan gölüne dönmemiş bir ülkede yaşayabilmek başlı başına bayram…

Ve daha bir sürü neden…

Bayram için mağazalara akın edip ciciler almaya gerek yok.

Bayramı bayram gibi yaşamak için bayrama özel abartılı işler yapmaya da gerek yok.

Kavuşmak yeterli.

Paylaşmak yeterli.

Mutlu olana, yeterli bulabilene, imkanı olana, şükredebilene her gün bayram.

Başta Pusula Gazetesi’ndeki çalışma arkadaşlarımız olmak üzere tüm dostlarımızın ve okurlarımızın Ramazan Bayramı’nı en samimi duygularımızla kutluyoruz.

Sağlık diliyoruz…

Sağlık olduktan sonra gerisi bir şekilde gelir.

İş ondan sonra mücadeleye kalıyor.

Çalışmaya kalıyor.

Barış diliyoruz…

Bu koca dünyada barışa bir katkımız olamayabilir, ama üç günlük dünyada üç kişinin barışık yaşaması için çalışabiliriz.

En azından barışçıl olabiliriz.

Samimiyet diliyoruz…

Özellikle de bu kentteki herkese samimiyet diliyoruz.

Siyasilere samimiyet diliyoruz.

İş dünyasına samimiyet diliyoruz.

Medyaya samimiyet diliyoruz.

Bürokrasiye samimiyet diliyoruz.

Huzur diliyoruz…

Her insan kendi huzurunu, ailesinin huzurunu birazda kendisine borçlu...

Çalışmasına borçlu.

Vicdanına borçlu.

Kusurlarımızdan ders çıkarabilmeyi diliyoruz.

Bayramlar işte bu yüzden önemli.

Yılda iki defa değil, her zaman bunları yapabilsek keşke.

Ama olmuyor.

Mümkün olmuyor.

Sinsi duygular, öfke, kör ihtiras benliğimizi ele geçiriyor.

“Bayram” demekle de bayram olmuyor.

Bayramlarda sadece kendimiz gibi olanlarla değil, kendimizden görmediklerimizle de kucaklaşabilseydik keşke.

Mümkün mü?

Her zaman değil.

Önemli olan bayramdan ne anladığınız…

Ramazan’da şeker mi?

Kurbanda et mi?

Ramazan’da farz mı?

Kurbanda sünnet mi?

Kısaca mevzu uzun…

“Bayramınız kutlu olsun” demekle yetinilemeyecek kadar uzun.

Bunu söylemek, bayramı kutlamış olmak değil mesele.

Bu sözün içine ne kattığımız da...

Bu sözü nasıl anlamlandırdığımız da…

O sözü nasıl tatlandırdığımız da…

İçinde, mayasında…

Sevgisinde…

Saygısında…

Paylaşımın tadında…

Anlayana, yaşayabilene her gün bayram...

Anlamayana yılda üç gün bayram!

Bayramınız kutlu olsun.

Hiç olmazsa, şu üç gün bari üzmeyelim birbirimizi!

Biraz ölüm sessizliği…

Biraz çocuk mızıklaması!

Bayram biraz da acı…

Hüzün…

Özlem…

Nemli bir hava…

Yalnız bir iskele…

Ürkek bir kıyı…

Yalnız bir yamaç…

Bayram, biraz da yalnızlar bayramı.

Yalnızların bayramı.

Herkesin içinde taşmayı bekleyen yalnızlığın bayramı…

Umudun bayramı…

Gözyaşlarının bayramı…

Kalp ağrılarının bayramı…

Eski fotoğraflarda kalan yüzlerin bayramı…

Herkesin kendi özelinde bir başkasının bayramı…

Bana gelince;

8 yıl önce kaybettiğim babam Yaşar Öksüz’ün bayramı…

Üç ay önce kaybettiğim Ahmet Öksüz’ün bayramı…

Dayımın, amcamın bayramı…

Büyük bir özlemle aradığımız değerli büyüğümüz Hüseyin Şeker’in bayramı…

Veli Tığ amcamızın bayramı…

Çetin Sezgin’in bayramı…

Harun Ersoy’un bayramı…

Yetimlerin bayramı…

Öksüzlerin bayramı…

Filistin’de, Suriye’de, Türkmenistan’da, Güneydoğu’da kurşuna gelenlerin bayramı...

Gözü yaşlı anaların bayramı…

Çocuksu çığlıkların bayramı…

Huzurevlerindeki yalnız insanların bayramı…

Köhne evlerde evlatsız yaşayanların bayramı…

İşte bu yüzden hüzün işlemeli bir bayram yaşıyoruz.

Bunların yanında taze umutların bayramı…

Henüz yaşına giren oğlumuz Çınar’ın bayramı...

Bayramlar hayatın ta kendisi.

Biraz ölüm sessizliği, biraz çocuk mızıklaması!