Ve biz karalar bağlarız..


Yeraltı tanrısı Hades´in evlenesi gelir. Aşağıda hiç kız yok tabi, gözünü Doğa ana (ya da toprak ana ya da doğa tanrıçası) Demeter´in güzel kızı Persephone´a diker. Gün gelir kızı kaçırıverir, kendisiyle beraber yer altına sürükler. Doğa ana Demeter karalar bağlar, kızını arar durur. Araya başka tanrılar da girer ve Hades´i de ikna ederek bir orta yol bulurlar. Paylaşılamayan Persephone, yılın 6 ayını annesiyle yukarıda, diğer 6 ayını da aşağıda, yeraltındaki Hades´le geçirecektir. Anlaşma yapılır.


Böylece ilk aylar Hades´e düşer. Toprak Ana Demeter beklemeye başlar. Mutsuzdur, karamsardır. Onun karamsarlığı doğaya yansır. Kış gelir, güneş kaybolur, hava soğur. Her yer gridir. Bir kaç ay sonra kızının geleceği gün yaklaşır ve hazırlık yapmaya başlar, heyecanlanır, içi kıpır kıpırdır. Doğa çiçekler açar, ağaçlar yeşerir, güneş ilk ışıklarını gösteremeye başlar, umut ve heyecan her yerdedir. Demeter nihayet kavuşur Persephone´a, ona en güzel yemekleri yedirir, en güzel yerleri gezdirir, çok mutludur. Sıcacıktır hava, yemyeşildir doğa, masmavidir gökyüzü. Bu mutluluk uzun sürmez lakin, günler sayılıdır. Az kalmıştır kızının Hades´e dönmesine. Son günlerin tadını çıkarmaya çalışır, buruk bir şekilde. Ne de olsa Persephone gidecektir. Demeter´in güneşi solmaya başlar, son bir umutla açar çiçekler, hemen soluverirler. Ilık bir meltem eser, hemen soğuyuverir. Ve o korkuyla beklenen gün gelir, Hades gelip alıverir kızını. Demeter´in içinde fırtınalar kopar, buz tutar içi. Tadı tuzu kalmamıştır, siner köşesine, düşünür kara kara. Ve yeryüzüne kış gelir..


Mevsimlerin oluşmasını anlatır bu güzel hikaye. Doğa ana dertli, kızını kaçırmışlar. Geri gelmesine daha bir kaç ay var. Yağmur yağıyor, her yer gri. Buz gibi soğuk. Hadi onun derdi var. Bize ne oluyor? Biz niye durduk yere hüzünleniyoruz, karamsarlığa bürünüyoruz? Hava bozunca biz de içimize kapanıyoruz. "Kış ayları çok etkiliyor beni, güneş çocuğuyum ben" diyoruz. Dışarı çıkasımız gelmiyor. Doğa Ana´nın ruh hali bize bulaşıyor. Doğada o vakit ne renkler varsa biz de o renklere bürünüyoruz. Kış geldi diye siyahlar, kahverengiler giymeye başlıyoruz. Her şeyimiz koyu renk oluyor. Koyu renk ayakkabılar, rujlar, ojeler, saçlar. Sokaktan geçen kalabalığa gözlerinizi kısıp bakın, siyah flu bir hareket. Suratlar beş karış. Moralimiz daha çabuk bozuluyor, karamsarlığımız artıyor.


Bir sürü hastalığa çare bulan, uçaklar icat eden, uzaya çıkan, kendisiyle haklı olarak böbürlenen insanoğlu doğaya karşı aciz ve taklitçi. Ruh hallerimizi ona göre ayarlıyor, ondan gördüğümüz renkleri taklit ediyor, o bize ne verirse onunla yaşıyoruz. Filmler izliyoruz neşemiz yerine gelsin diye, yeni i-padlerimizle oynuyoruz, facebook´ta vakit geçiriyoruz, kitap okuyoruz. Sonra pencereden şöyle bir göz atınca keyfimiz yine kaçabiliyor. Çünkü biz de doğanın bir parçasıyız, insanoğlu da doğaya ait. Hala bunu kabullenemiyoruz. Sanki doğada hali hazırda bir ahenk, canlılar, doğa olayları varmış da biz gökten zembille inmişiz, doğaya da arada sırada uyum sağlayarak yaşamaya çalışıyoruz gibi davranıyoruz.


Okullarda canlılar şeması çizilir hani, bitkiler ve hayvanlar diye ayrılır, hayvanlar grubunun en altında da gelişmiş canlı olarak memeliler vardır. Keşke bu memeliler grubunu da sembolik olarak ayırsalar, mesela &[#]8216;atlar, kuzular, insanlar&[#]8217; yazsalar. Ve biz fark etsek ki işte o grubun bir parçasıyız biz de. Fark etsek ki uzaydan gelmiş de doğadaki canlıları sınıflandırarak öğrenen yabancı canlılar değiliz biz.