Evden çıkıp, gazeteye giden merdivenlerinden inerken, film setinin tam ortasına düşüyoruz.


Kalabalık, ama tek bir ses yok.


Mikrofonlar, kameralar, telsiz sistemleri ve kahve makineleri.


Sessizce geçmem gerektiğini söylüyorlar.


Kadırga’nın merdivenlerinin arasında sıkışmış eski evlerden birinin önünde tanınmış sinemacılar var.


İşin özü, Zonguldak’ın, şairlerin acıklı bir hikayesi filme alınıyor.


Ekip, pek çoğumuzun bildiği ve büyük çoğunluğumuzun hiç bilmediği şairler ve onların kelebek kadar kısa ömürlerine sığdırdıkları rüyalarını sinemaseverlere anlatmak için çabalıyor.


Genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu´nun yaşam hikayeleri ve gerçekleşmemiş veya yarım kalmış rüyaları çekiliyor.


Bu ekibin başında, “Motor” diyen Yılmaz Erdoğan, arkasında ise 80 kişilik bir ordu var.


Genç kızların sevgilisi Kıvanç Tatlıtuğ orada.


Mert Fırat, Farah Zeynep Abdullah ve Belçim Bilgin Erdoğan da filmde rol alıyor.


Genç kızlar, Kıvanç’ı görmek ve kendisi ile fotoğraf çektirebilmek için çırpınırken, gözlerimiz “Bizim Rüştü”yü arıyor.



Hürriyet’ten Kanat Atkaya yazısında;


“Unutulacağından emin, kısacık bir hayat yaşayan şair Rüştü Onur’u bir tek Salah Birsel unutmadı. Neyse ki, Yılmaz Erdoğan da hatırladı şairi ve hakkında film yapmaya karar verdi” diyordu.


Ve şöyle devam ediyordu;


“Sorumuz şuydu dostum Demiray’la 1989 senesinde: ‘Şairler kaç yaşında ölür?’


Niye takılmıştık bu soruya? O yaşlarda, o yıllarda hangi soruya takılmıyorduk ki?


Bu soruyu aklımıza takan kitabı, cevap bulmak için de rehber olarak kullanıyorduk: Mehmet Fuat’ın ‘Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’.


Pek çok şairi, şiiri tanımamızı sağlayan bu antolojide şairlerin doğum ve ölüm tarihleri de vardı.


Şimdi aramızda olmayan, sevdiğimiz pek çok büyük şair, o yıl henüz hayattaydı:


Cemal Süreya, Ece Ayhan...


Mehmet Fuat da artık yaşamıyor, her neyse, güzel insanların azalmasına değilse de, azalma hızına alıştık herhalde...


Rüştü Onur’un adını, şiirini ilk kez o antolojide görmüştüm: ‘Rüştü Onur. Doğumu 1920-Ölümü 1942”


Çocuksu, kırık, umutsuz, naifti şiiri.


O gün ikinci bir sorum daha olmuştu: ‘Kimdi Rüştü Onur? Niçin bu kadar genç ölmüştü?’


Cevabını ummadığım kadar çabuk bulduğum bir soru oldu.


Simurg’un, sahaf İbrahim Abi’nin Balıkpazarı’ndaki Aslı Han’da olduğu günlerdi.


O zamanki alışkanlığımla (hala da süren) dükkana girdim, şiir kitaplarının bulunduğu rafları karıştırmaya başladım.


Ve karşıma 1956 baskısı şöyle bir kitap çıktı: ‘Rüştü Onur. Hazırlayan: Salâh Birsel’.


‘Kanat’ın istediği bir cevap, Salâh Bey vermiş bir kitap!’ diyerek kitabı aldım.


O kopya kayboldu, fakat sonra yeniden buldum, hâlâ Salâh Bey kitaplarının yanında huzur içinde durur.”



En bildik yönüyle hikaye şöyle;


“1920´de Devrek´te doğan Rüştü Onur, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’nde eğitim-öğretim gördüğü yıllarda verem hastalığına yakalanır. Okuluna devam edemez ve ‘Maliye Varidat Memur Muavini’ olarak Ereğli Kömür İşletmelerinde çalışmaya başlar. Hastalığının şiddetlendiği 1941-1942 yıllarını iş ve hastane arasında geçiren Onur´un, lisedeki öğretmeni Behçet Necatigil ve yakın arkadaşı şair Muzaffer Tayyip Uslu ile birlikte dergi ve gazetelerde şiirleri yayımlanır. Sağlığı kötüleşince, İstanbul´a giden ve sanatoryumda tedavi gören Rüştü Onur, burada Mediha Sessiz ile tanışarak nişanlanır. Nişanlısının 3 ay sonra tifodan ölümü üzerine büyük üzüntü yaşayan Onur, 2 Aralık 1942´de hayatını kaybetti.
1922´de İstanbul´da doğan Muzaffer Tayyip Uslu´nun da Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi´nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil´dir. Liseden sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü yoksulluk nedeniyle bitiremeyen Uslu, Zonguldak´ta memur olarak çalışmaya başlar. Şair, arkadaşı Rüştü Onur gibi vereme yakalanır. Şiirlerini 1945´te ‘Şimdilik’ adlı tek kitapta toplayan Uslu, 1946´da hayatını kaybetti.”



Bildiğimiz hikayeden neler çıkacağını, ‘mükellefiyet dönemindeki aşk’ teması içinde genç yaşta kaybettiğimiz şairlerin hangi rüyaları gördüğünü merak ediyoruz.


Zonguldak’ın yalnız ve travmatik tarihinden fışkıran acıklı hikayelerden birinin sinema ile paylaşılacak olmasının heyecanı içindeyiz.


Derinliklerinde ölüm, eteklerinde hüzün biriktiren kentin bu yönüyle sinemaya taşınacak yüzünü görmek için sabırsızlanıyoruz.


Yılmaz Erdoğan’a daha önce manşetten teşekkür etmiştik.


Bir kez, bir kez daha böylesi bir hikayeye sahip çıktığı için tekrar teşekkür ediyoruz.


Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filmindeki, “Zeki Müren’de bizi görüyor mu?” repliği geliyor aklımıza.


Acaba Rüştü Onur da, Yılmaz Erdoğan’ın bu çabasını görüyor mudur acaba?