Bir mekandayız.


Esnafın teki derdini paylaşıyor.


Başından geçenleri anlatıyor.


İsmi bizde olan kişinin bir davayla ilgili nasıl devreye girdiğini anlatıyor.


İşi çözme karşılığında talebini anlatıyor.


Üstelik bu kişinin bir de mesleki kimliği var.


Güya gazeteciymiş.


Biz öyle bir gazeteci tanımıyoruz.


Ama kimlik, etiket kaygısıyla böyle kimlikleri kullanarak, herkesi arayıp bir şey söyleyenleri tanıyoruz.


Adamın yanında savcıyı aramış.


Sorunu anlatmış, dava dosyasının numarasını vermiş.


“Olur, hallederiz yanıtı” almış.


Ve tüm bu olaylar, hukukun üstünlüğüne inanmadığı için gayrimeşru bir yol arayan adamın yanında olmuş.


O da, “Adam işi savcıdan bağlamış” diye inanmış.


Dedik ki ona:


“Sence bir savcı yapacak olsa bile böyle şeyleri telefonda konuşur mu?”


Dedi ki:


“Valla bilmiyorum ki…”


Yine benzer bir durum.


Arkadaşın biri atıp tutuyor.


Öyle kendinden emin, öyle kendinden emin ki, bu özgüvene şaşıp kalıyoruz.


“Ben o işi Başsavcıdan hallederim.”


Dayanamayıp soruyoruz:


“Nasıl olacak bu iş?”


Dedi ki:


“Benim köylüm o. Biz aynı masada oturduk.”


Diyorum ki:


“Çok tehlikeli şeyler konuşuyorsun. Bence sen böyle şeyler konuşma. Bunları Başsavcı duysa önce seni öper.”


Geçenlerde TTK’ya adam alındı.


Nasıl alındığı malum…


Kendisini mesleki kimlikle kamufle etmeye çalışan simsarın teki yine devrede.


“Sen parayı getir, ben Hamdi Uçar’la konuştum” diyor.


Bir başkasına, “TTK Genel Müdürü Burhan İnan ile konuştum” diyor.


Bir başkasına, “Milletvekili ile konuştum” diyor.


Hatta ve hatta yanına gelen adamın yanından milletvekilinin cebini arıyor.


Konuyu da söylüyor.


“Tamam” yanıtını da alıyor.


Mağdurlardan biri geldi.


Dedi ki:


“Hamdi 10 bin lira istemiş.”


Dedik ki:


“Hemen gel konuş.”


Gelen-giden olmadı tabi.


Bize gelmezsen, falanca gazeteye git.


Gelen-giden olmadı tabi.


Sonuç;


Simsar, yarısı peşin 17 kişiden 10’ar bin lira istiyor.


Bunlardan üçü zaten işe girince, cepte var 30 bin lira.


Dürüst simsar, dindar simsar bununla da kalmıyor, işe giremeyenin parasını iade ediyor.


Bunların parayı alması için söylemesi yeterli.


Bu işler Zonguldak’ta çok sık oluyor.


Ve birileri insanları fena kekliyor.


Ne Başsavcının haberi oluyor, ne TTK Genel Müdürü Burhan İnan’ın, ne Hamdi Uçar’ın…


Onların da günahı yok hani.


Kavun değil ki, koklasınlar!



SGK huzursuz…



Yakın zamana kadar Zonguldak’ın en huzursuz kamu kurumu İl Sağlık Müdürlüğü’ydü.


Sonra Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği oluşturularak, İl Sağlık Müdürlüğü ile Halk Sağlığı ayrıldı.


Ortaya üç ayrı kurum çıktı.


Kurumsal işletim ne kadar hız kazandı tartışılır, ancak bu bölünmeler kurum içindeki huzursuzluğu da sona erdirmedi.


Olması da pek mümkün değil.


Çalışanlar çalışıyor, ancak yöneticiler arasındaki gerek siyasal, gerekse sendikal görüş ayrılıkları hizmet tartışmasının önüne geçmiş durumda.


Ancak sağlık camiasına rakip geldi.


Yeni ve güçlü bir rakip!


SGK…


Sosyal Güvenlik Kurumu…


Bu gidişle Zonguldak’ın en huzursuz kamu kurumu olmaya aday.


Elbette bir kurumda bu kadar huzursuzluk varsa, kurumu kimin nasıl yönettiğine bakmak gerekir.


Bu huzursuzluk aynen sağlık camiasında olduğu gibi çalışanlara da ciddi anlamda yansıyor.


Uzun yıllardır Muharrem Demirci’nin Müdürlüğünde istikrarlı bir duruş gösteren kurumun başına önce Kamuran Öner geldi.


Oldukça pozitif duruşuyla dikkat çekti.


Ne olduysa, sonra Ankara’ya uzman olarak gitti.


Öner’den boşalan göreve bu defa Çiğdem Acar geldi.


Nasıl geldiği, kimin gönderdiği tartışılır.


Görev deneyimi zaten gelirken çok tartışılmıştı.


Araya bir de sendikacılar girince, bu “hop” diye oldu.


Kimse bir şey anlamadı.


Göreve başladıktan sonra bu tartışmalar daha da artmış durumda.


Çiğdem Hanım, keşke bu endişeleri boşa çıkarabilseydi.


Detaylara inmiyoruz şimdilik.


Ancak SGK huzursuz.


Özellikle kadın çalışanlar daha bir dertli.


Çiğdem Hanım sonrası başlayan huzursuzluk mükellefe yansıyor.


Vatandaşa yansıyor.


Verimliliğe yansıyor.


Umarız bu huzursuzluk sağlıkta olduğu gibi kronik bir hal almaz.



Vandallar!



Sol kültürün bu kentte harcadığı isimlerden biri olan eski siyasetçi, sorumlu STK temsilcisi yazarımız Ali Kaya, seçim öncesi “Oyum CHP’ye” diye yazmış AK Parti Adayı Ali Bektaş’ı yerden yere vurmuştu.


Siyasi geleneğine ihanet etmedi…


CHP adayı Muharrem Akdemir için çalıştı…


Ama CHP’liler, Ali Kaya’nın fikrinden yararlanmayı bir tarafa bırakın, dikkate bile almadılar.


Kaya’nın dünkü yazısını okuyunca, bunu çok net anlayabiliyoruz.


Solcu, sağcı, dinci, dinsiz, AK Partili, CHP’li demeden bu kentin Vandallarına seslenen Kaya’nın son yazısındaki cümleleri çok manidar.


“Şimdi diyorum ki;


Ey Vandallar!


Bu kentin akıllı hakimleri!


Saf değiştirdim.


Artık sizinleyim.


Ama oyunda sizin kurallar geçerli olacak.


Yani avantamı isterim.


Öyle bir yer buldum ki size…


Canavarca iştahınıza layık.


Dolmayan işkembenizi taşırır.


O sivri aklınızı şaşırtır.


Neresi mi?


Önce avantayı görelim


Tarihi, kültürü, sanatı bırakın, bir dünya da yeşil var.


‘Yok etme’ hırsınızı tatmin eder.


İstediğiniz hale getirince de, çuvalla para kazanırsınız.


Ama artık bedava yok.


Avantayı hazırlayın, adres bende!”


Ah Ali Ağabey ah…


O Vandallar seni anlayabilselerdi, zaten Vandal olmazdı!


Yüreğine sağlık.