Evvelki hafta Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece, saat iki sularında evimizin balkonuna çıktım. Niyetim yasemin ve hanımeli kokuları içinde, açık havada biraz namaz kılmaktı. Fakat ne mümkün..Hava çok durgundu. Üç mil kadar karşımızdaki bir bardan tüylerimi diken diken eden, sanki kulağımın dibinde, sözüm ona "müzik" diye, rezil ulumalar geliyordu. Barın "dijey"i sanki bir hayvan sürüsünü güdüyormuş gibi 'oha oha- hop hop- yallah yallah- haa haaa' diye herhalde dans edenleri coşturuyordu. Bu kadar nezaketsiz, saygısız, gençleri küçümseyen, alaya alan, kaba bağırışlarla program yapılıyordu. Kulaklarıma inanamadım. Bütün Zonguldak'a duyurulan bu kepazelik saatlerce sürüp gidiyordu.
Ayrıca, diğer nişan ve düğün yapılan tesislerden de kemençe, davul sesleri, gecenin sakinliğinde tüm şehre yayılıyordu. Klarnet hepsinden baskındı. (Yaz geldi ya, artık her gece müzik gürültüleri geç saatlerde bile her yerden duyulur.)
Herhalde bu barlarda eğlenen gençlik ilahiyat fakülteli değildir. Milletin değerleriyle dalga geçildiği kadar, millet de, sözüm ona bu "münevver" tabakaya ülkemizi idare etmek görevi vermeyecektir.
Gençlerimizi nezih ve kaliteli müzik yapılan yerlere yönlendirmeliyiz.
O gecede yapılan bu şamatalar, rahatsız olan mahalle sakinleri tarafından çok şikayet edilmiş olmalı ki, bir gece sonra bu gürültüden eser yoktu.
Halkı keriz yerine koymak, bazılarınca marifet oluyor. Halkımız da kuzu gibi, boşverip sineye çekiyor. Size iki hatıramı anlatacağım:
Bir keresinde, otobüsle İstanbul'a giderken, mola verildi. Kalkış zamanı gelince, hoparlörden genç bir ses duyuldu: 'Zonguldak'tan İstanbul'a gidecek olan Güven otobüsünün(ağzında yuvarlayarak) Eşşoleşek yolcuları, otobüsünüz kalkmak üzeredir.' Gene ağzında yuvarlayarak, 'ananıza koduklarım, herkes otobüsteki yerine otursun'. Ben yerimden fırlayıp bu veled-i zinanın mikrofonuna yapıştım: 'Ulan it, sen ne diyorsun?' dedim. Bu sapsarı oldu, ben ne dedim ki? Dedi. 'Eşşoleşek de sensin, sen puştun tekisin' diye bağırdım. Anonsu anlayıp da boşveren erkek yolculardan beni tanıyanlar vardı. Hepsi yanıma koştu. Lokantanın sahipleri ve garsonları da koştular. Durumu anlayınca zevahiri kurtarmak için, ite kaka o iti hemen oradan kaçırdılar. Bizden de özür dilediler.
Yıllar önce, damadım Hakan Yılmaz'la güneş battıktan sonra özel arabamızla Bursa'dan yola çıkmıştık. Gecenin bir vaktinde gösterişli bir lokantanın önünde park ettik. Lokanta bomboştu. Yalnız, dip taraftaki bir masada mekanın sahipleri olan üç kişi oturuyordu. Biz yemeğimizi yedik, hesabı istedim. Kürsü gibi bir yerde, genç bir garson, sanki bir şeyler yazıyormuş gibi yaptı. Biraz sonra fiyakalı bir kapta bir pusula önümüze koydu. Kağıtta, o zamanın parasıyla oniki lira yazıyordu. Bizde alışılagelmiştir, sanki lokanta müşterisine keyif bahşeder gibi yemek sunar. İtiraz etmeden gördüğü rakamı insanlar hemen öder, üstüne de bahşiş verir. Fakat ben huylandığım için, şu hesap hülasasını da bir göreyim dedim. Yakın olan kürsüye gittim, onun biraz evvel karaladığı kağıdı elime aldım. Kağıtta hiçbir şekilde yemeklere dair bir şey yoktu, sadece anlamsız, eğri büğrü çizgiler vardı. Bize kafadan 12 lira yazmıştı. Ben hemen yemek fiyatlarını gösteren bir tarife gördüm. Kendi kalemimle yediklerimizi hesapladım, 7 lira tuttu. O arada damadım, böyle şeylere gelemediği için utanarak lokantadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu uzaktan gören iki patron yanıma geldi. 'Bey, bir durum mu var?' dediler. Ben olanı anlatınca, 'kusura bakma, bu yemek de size bizden olsun' dediler. Ben kendimi tanıtarak, 40 senelik esnaf olduğumu, müşterinin satıcıya Allah rızası için emanet olduğunu, satıcının veya sanatkarın dürüst olursa, mahşerde şehitlerle bir olacağına inandığımı söyledim.
Onlar da, bu yemeğin ikram olacağını söylediler. Ben kabul etmeyerek 7 lirayı masaya bıraktım.
İşte böyle, eğlence yerlerinde de kafayı bulduktan sonra, müşterileri keriz yerine koyuyorlar.
Çocuklarınızı uyarınız.
Ruh sağlığından başka, beden sağlığınız için de pazaryerinden organik meyve ve sebze alınız. Tam köy sütü içme zamanı şimdi.
Sağlıcakla kalın.