Çocukluğumda sevdiğim ağaçlar vardı.


Henüz 7-8 yaşlarındaydık.


Yaşıtlarımla, &8220;senin ağacın&8221;, &8220;benim ağacım&8221; kavgasına tutuşurduk dağlarda.


Büyüklerimiz de ´o senin falancıın ağacı değil mi´ diyerek hepten birbirimize düşürürlerdi.

Bilmeden daha fazla tezgaha gelirdik.

Kavgaya tutuşmakla kalmaz, yumruklaşıp ağzımızı bozduğumuz olurdu.


Yaşıtlarım;

Rahmetli Şevki.

Rahmetli Aslan.


Sebahattin.


Dursun.


Ve diğerleri.


En çok da, bir yamacın tepesinde duran ve karşı dağları, köyleri görebildiğimiz ağaçları severdim.


Hiç unutmam &8220;goca köknar&8221;ı.


Köyden uzakta, ´Valla´ya neredeyse kuşbakışı gören tepelerden birindeydi.


Gittim, göremedim geçen.

Bulamadın karnındaki yarasını!

Ya başına bir hal gelmiş, ya da ormana karışmıştı her yer, ben bulamamıştım.


İlkbahar ve sonbahar yağmurlarının düştüğü günlerde ona yakın yerlerde bulunurduk.

Dibinde yakılan çoban ateşinde ısınırdık.

Ne kadar yağmur yağsa, dibindekileri korurdu &8220;goca köknar&8221;.


Dış iz düşümünden içeriye doğru daralsa da ıslanan çember, mutlaka dibinde kupkuru yerler olurdu.


Bazen de, dibinde yakılan ateşlerden yıllar içinde içi boş karnına saklanırdık.


Ana kucağı gibi gelirdi böyle havalarda.


Çevresinin üçte ikisi canlıydı hala.


Çok karınca olurdu ama, o boşaltılmış karnının çürümsü damarlarında.


Önünde azıklarımızı açar, kavanozda yoğurt, guzine ekmeği, pırasa, helva, zeytin falan çıkarırdık.


Üşürdük, ama içimiz ısınırdı.


Çaldığımız mısırları da közüne yatırırdık.


Bulabiliyorsak, tarlalardan patatesleri külüne gömerdik.


Yetmezdi.


Oralarda bir yerlere saklanan kararmış demlik ve çaydanlığı bulup demlediğimiz çayla daha da mutlu olurduk.


Soğuk bir havada, bir ağacın dibinde yudumlanan çayın ne demek olduğunu anladığımız günlerdi, o günler.


Denizi ve şehirleri tanımamıştık.


Ve bir vapurun güvertesinde de çay içilebileceğini bilemezdik.


Ağacı ve demli çayı sevdiren günlerdi ki o günler.


Zaman zaman bardaksızlıktan, sıra gelmeden biterdi demlik.


Çaysız kalmayı tanıdığımız, özlemeye başladığımız günlerdi o yıllar.


Çayın bitmemesi için dua ederdik.


Dualarımız kabul olmazsa, hıncımızı çıkartacak başka yollar bulurduk.


Zaman olur, çocuk çocuğa gider, ağabeylerimizin sakladıkları çaydanlığı bulur, ateşe koyardık.


Bazen tadını tutturamaz, içmeden döker, bazen de &8220;dumanı uzaklardan görülecek&8221; diye endişeyle ateşi söndürmeye çalışırdık.

Özentiyle tanımak adına bir karmaşaydi sanki.


Çay-şeker büyük demliğin içine poşete sarılmış şekilde olurdu.


Şekersiz çayın tadını öğrenmek zorunda kaldığımız günler di ayrıca.


Şekersiz çay içmenin mümkün olmayan bir şey olduğunu düşünürdük.

Gördüğümüz herkes şeker atardi çünkü.

Çocuktuk ve mutlaka yakayı ele verirdik bir gün.


Daha benzer bir sürü ağaç var hafızamda.


Yerini hayal meyal anımsadığım, ama her tarafı saran çalı çırpılarla yerini kolay kolay bulamayacağım.


Bu benim ağacım.


Ama herkesin benzer duygular yaşayabileceği başka ağaçlar vardır hayatta.


Orada içilen çayın-kahvenin anlamı başkadır.

Yaşanmışlıkların, sohbetlerin, paylaşımların, yalnızlıkların anlamı bambaşka...


Kimi zaman tek başınasınızdır.


O ağaçtır size arkadaşlık yapan.


Her ne kadar ağaçların yerini artık AVM&8217;ler almış olsa da, böylesi kavuşmalara aç bir nesil hala hüküm sürüyor.


Bazı ağaçlar ve dibinde yudumlanan çaylar gelenekseldir.


Oralardaki çaylar çoğulcudur.


Çok seslidir.


Evrenseldir.


Demini, tartışmalardan alır.


Tadını, sohbetten.


Herkes oradadır.


Dinsizi, arsızı, imansızı, o ağacın altında, o ağacın etrafında buluşmak için sözleşir.


Yer bulamayınca, döner durur etrafında.


Aç kurtlar gibi bekler bir sandalyenin boşalmasını.


Yakın bulduğu garsonu kafalar.


Kaş-göz işaretiyle ayrıcalık peşindedir.


Üzerine kurtlar, yapraklar düşse de, kızamazsınız o ağaca.

&8220;Ulan buraya oturmak için can atan benim&8221; diyecek kadar kibarlaşırsınız.


Ereğli&8217;de Çınaraltı mesela.


Zonguldak&8217;ta Sahil Kafe!


Yani Sahil Çay Ocağı&8230;


Diğer tabirle İskele&8230;


Yani o söğüdün altı!


Ama artık o söğüt yok.


Birileri gelmiş kesmiş.


30 sene sonra gidip aradığım &8220;goca köknar&8221;ı da bulamamıştım.


Dün gittik, baktık.


50 metre ilerimizde, burnumuzun dibindeki &8220;goca söğüt&8221;ü de bulamadık!


Kökü sapasağlam duruyordu üstelik!


Nedeni, gerekçesi, soruşturması sizin olsun.


Bize, gövdesinde, gölgesinde huzur bulduğumuz o &8220;goca söğüt&8221;ü getirin!