İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlarda meydana gelen terör saldırısını lanetliyoruz… Olayda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan Rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz… Ulusumuzun başı sağolsun…
Yaşadığımız bu zor günlerde, geçmişimizi kaleme alıp insanlarımıza nostalji yaşatabilmenin imkanlarını bize yaşatan eski devlet büyüklerimizi bir kez daha şükranla anıyorum ve arıyorum, bugün ülkeyi yönetenlerin de gelecek nesillerin kaleme alabileceği güzel nostaljiler bırakabilmesi dileklerimle…

DAMI AKAN EVLERDE MUTLU YAŞAMLAR…


Eskiden İlkokul çocuklarının resim derslerinde çizdiği bahçeli evleri bilirsiniz, küçük pencereli, çiçeklerle dolu bahçesinde bir köpek ve ya kedisi olan, etrafında ağaçlar, insanlar olan o küçük evleri… Çocuk gözüyle resmedilen küçük kapı ve pencereler, insanın aklına burada nasıl yaşanır düşüncesini doğursa da, etrafındaki tabiat, doğa ve güneşiyle mutluluk saçan küçük evlerdir onlar…


Güneşli bir havada bacasından çıkan dumana ne dersiniz!… Evet duman… Bu duman yaz-kış tüter, çocuk gözüyle resme dökülen bu manzara aslında genlerimizden gelen içgüdüsel bir olaydır… Sanki evdeki yaşamı bu duman tasvir etmektedir. Çatısı altında yaşadığımız evin bacası değilde, mutluluğun, birlik ve beraberliğin bacasıdır ´O´…
‘Ocağın tütsün, soyun sürsün’ deyimini hayata geçirircesine o duman yaz-kış tüter…


Çoğumuz bu evlerde veya bir sonraki versiyonların da büyüdük. İki kat briket veya taş duvar üzerine oturtulmuş ahşap çatı ve kiremit, ileri teknoloji gerektirmeyen en sağlıklı inşaat. Betonarme teknolojisi, laminat parke taban, saten duvar ve seramikten önceki zamanlar. Suyun çeşmeden, aydınlatmanın mum ışığından olduğu zamanlar. Derken evlere su tesisatı ve mahalleye elektrik gelmesiyle değişen hayatlar. Apartmanlarda tecrit edilmeden önceki yıllarımız… Komşuda pişer bize de düşer denilen yıllar…



Sağanak yağmurlu günlerde damı akan, fırtınalı havalarda içinde rüzgar esen evlerimiz. Kuzine ateşinde pişen yemekler, soba üzerinde kaynayan sularla banyo yaptığımız evlerimiz…
İnsan gücüne dayalı bir hayat…


Elektrikli aletler yokken kömür ütüleri, elde yıkanan çamaşırlar ve odun fırınları vardı, temizlikte kalıp sabun, çamaşırlarda rendelenmiş sabun kullanılırdı. Aydınlatmada ise gaz lambaları, çıralar ve mum kullanılıyordu…


İhtiyaçlar mübadele usulü giderildiği için herkes sadece ihtiyacı olan şeyi alıyordu…
Doğadan aydınlatma, ısınma ve yemek pişirme alanında daha çok faydalanılıyor, şimdiki elektrikli aletlerin yaptığı işler ise insan ve hayvan gücüne dayalı olarak yapılıyordu, çamaşırlar elde yıkanır ve bilek gücüne dayanarak işler halledilirdi. Buzdolabı yerine buzun ya da toprağın altına malzemeler yerleştirilir di, en serin oda erzak odası olarak seçilir, besinler çuvallara koyulup tavanlara asılır ve öyle saklanılırdı…


MAHALLE ÇEŞMELERİ…

Evlerin bütün su ihtiyaçları mahallelerdeki çeşmelerden karşılanırdı. Bir ailede suyun sorumlusu genelde o ailedeki gelinlerin ve genç kızlara aitti. Evlere su, testi, teneke, kova, boduç ve ibrikle taşınırdı. Su, çoğunlukla 2 veya 3 testi ile taşındığı gibi bazı güçlü ve kuvvetli kadınların tavşan topuğu örmeli özel su ipi ile 2 testi sırtında, bir testi önünde ve bir testi elinde olmak üzere 4 testi ile de taşınırdı. Bazı mahallelerde su taşıma sopası kullanılırdı. Çeşme başında sıra beklenir, gelip geçenlerin su içmesi için kısa aralar verilirdi. Mahallenin bütün dedikodusu ayak üstü çeşme başlarında yapılırdı.


Evleri çeşmeye biraz daha uzak olan bazı aileler 3 göz sağda 3 göz solda olmak üzere tahtadan yapılmış ağaç heybeye takılı testiler ile evlerine su taşırlardı. Yaz aylarında sular azaldığında her ne kadar çeşme başında sıraya geçilirse de bazen hanımlar arasında münakaşa ve kavgalar olur testi ve bardaklar kırılırdı.


Kapı önünde saç ayakta kaynatılıp yıkanan çamaşırlar çeşmelerde durulanır, normal çamaşırlar, halı, kilim, çocuk bezleri vs. çeşmelerde yıkanırdı. Her ailenin evinde süs kabağından veya tahtadan özel olarak yapılmış 1 veya 1,5 m. boyunda çamaşır olukları olurdu. Oluk, çeşme filkesinin altına konur, böylece suyun hafta değil yıkanacak yere akmasını sağlardı. Çeşmede çamaşır daha ziyade ayakla yıkanır, kirinin çıkması için biraz kil serpilirdi. Bazı titiz aileler çamaşırı taşın üzerinde değil kendilerine ait özel olarak yapılmış tahta üzerinde yıkarlardı. Kimi kadınlar ayağı ile çamaşır yıkarken topuğuyla çamaşırı öyle bir teperdi ki görenler sanki kaynanasından veya görümcesinden hırsını alıyor zannederlerdi.


RADYOLU YILLAR…

Eski yıllar da güne radyo ile başlanırdı ya…
Ah ah evde iki radyo olsa ne güzel olurdu…
Bir radyo vardı ve evin en büyüğünün (evin büyük babası, dedesi) denetimin de ve kontrolün de idi.
Radyo dedenin odasında yüksek rafta durur ve dedenin kulakları biraz ağır işittiğinden yüksek seste açılarak hep beraber dinlenirdi. Radyo yayınının program akışını iyi bilinir, radyo programlarının yayın saatine göre, günün zaman ayarlaması programlara uydurulmaya çalışılırdı
Sabah köylüye yönelik çiftçileri aydınlatıcı bilgiler içeren programlara yurdun her yöresinden türkülerle renk katılır, türküler zevkle dinlenirdi.
Derken ev halkının pek sevdiği, yuuttan sesler topluluğu türküler programı yayına başlardı.
Türküler her yöreden; Ege’den, Akdeniz’den, doğudan, batıdan. Anadolu´nun ezgileri, her biri farklı bir duygular yaşatırdı. Türkülere eşlik ederken, dilek tutulurdu…


Dede torunlarıyla olmaktan memnun ´´söyleyin bakalım ilk türkü kimin şansına olsun.´´ Sıraya koyardılar. Dede için. baba için, anne için ve çocuklar için…
Kimi şansına küser, türküyü kendine yakın bulmaz
Kimi sevinir mutlu olurdu, sevdiği türküyü dinlerken…


Zaman yavaş yavaş geçer…
Arkası yarın başlamak üzeredir. Bir öykü, bir anı, bir roman radyoda canlandırılır.
Görüntüsüz tiyatro…
Dede bazen kıssa da bundan ne anlarsınız dese de radyoyu torununa verirdi…
İşler güçler ona ayarlanır, kırkbeş dakika hayat radyonun sesine yönlendirilmiştir…
Radyo hayatın akışında önemliydi.
Haberler o kutunun içinde. Dünya o kutunu içinde..
Kocaman bir dünya, sihirli kutunun içinde odalara, evlere girerdi.


Bir yaşam şekli idi radyolar.
Disiplinli, ölçülü, saygılı. vefalı...
Mutluluğun küçük şeylerde saklı olduğu,
Sevgilerin bir bakışta, bir sözde, bir gülüş de
Bağlılığın sorgulanmadığı, bilindiği yaşandığı...
Hayatı biz diyerek, yaşamanın anlamını oluşturduğu yıllarda…
Yaşamlara hoş bir seda bırakan…
Ve çok uzaklarda kalan radyolu yıllara…

TELEVİZYON GELDİ, EVLER APARTMAN OLDU…

Siyah-beyaz cam keşke hiç renklenmeseydi…
Henüz türkiye´de elektriklerin bir düzene oturmadığı, her evde bir regülatörün olduğu, iki de bir voltaj düştüğünde veya karanlık gezdirmeye maruz kalındığında ailecek "ooaaa" diye telaşa düşülen, çocukların ısrarla saat 20:00´da (uykudan önce izlendikten sonra) yatırıldıkları, tek kanallı siyah-beyaz dönem...


Uzaktan kumandaya gerek kalmayan, evin en küçüğünün sesini açıp kapatmak görev icrasını gerçekleştiren…
Susam Sokağı’ındaki Kirpik’in yeşil olduğunu seneler sonra öğrenen nesil…
Barış Manço´nun "sarı çizmeli mehmet ağa"sını gri çizmelerle söylediği izlenimi uyandıran televizyon…
Renkli televizyonların bin bir numarasına karşı sadece kontrast ayarıyla ve hayal gücüyle ayakta duran makina...
Ekranın önüne genelde mavi, bazen de yeşil plastik çerçeve yerleştirilerek, hem orijinal ekran korunur, hem de siyah-beyaz görüntü bir nebze renge, tona kavuşturulduğu sanılan icatlar…
Maç izlerken, gri sahada sadece siyah ve beyaz renkli formalarla mücadele eden takımları izlemek…
Kaçak, Uzay Yolu, Kaygısızlar, Komiser Kolombo, Avukat Petroçelli gibi şahane dizilerin gösterildiği, Can Akbel´in haberleri sunduğu güzel günler... Sabahın dördünde, beşinde uyanılır, Muhammed Ali´nin boks maçları naklen canlı yayında izlenirdi, üstelik bütün komşular pijamalarıyla misafir edilerek...


Bir sabah bir uyandık baktık ekran renklenmiş, tek kanalda takılı kalan televizyonun yerini çok kanallı uzaktan kumandalı cihazlar almış…
Ev içi ve dışı sohbetler yerini aynı odada bulunan yalnız yaşamlara bırakmış, komşuluk ve akrabalık ilişkileri zayıfllamış, toplum, magazinal bir toplum ve gösteriş meraklısı olmuş, spor programı, magazin ve diziler siyasi görüş olmuş. Herkes sus pus, geçmişte yaşanılan güzel dakikalar bir anda kaybolmuş, siyah-beyaz televizyonlar zamanında can çekişen eski hayatlar, renkli televizyonun gelmesiyle tamamen ölmüş.

Sağanak yağmurlarda akan damlar artık yok… Eski bahçeli yaz-kış dumanı tüten evlerde yok… En kötüsü ise, çocukların hayal dünyasında bile bahçeli küçük evler yok olmuş…



ESKİDEN…

-Eskiden çember çevrilir, su musluktan içilir, ağaçlara tırmanılır, meyveler yıkamadan yenilir, aynı horoz şekerini mahallenin çocukları sırayla yalardı.
-Bebekler bezden, silahlar tahtadan, resimler kömür karasından yapılırdı.
-Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin isimleri konulur, saatli maarif takvimi okunurdu.
-Komşuda pişen bize de düşer, bizde pişen komşuya giderdi.
-Geceler ayaz, sokaklar karanlık, yıldızlar parlak olurdu.
-Turşu, salça, mantı evde yapılır, yoğurt ve süt kapıya gelir, karpuz kuyuda soğutulur, kaşar peyniri başka güzel kokardı.
-Erik ağacının çiçeği pencere camımıza yaslanır, güz yaprakları bahçemize düşerdi. Kışın donan su boruları ateşle eritilirdi.
-Kardan adam yapılır, evlerde soba yakılır, kış gecelerinde masal anlatılır, bozacılar kapıda beklenirdi.
-Merdiven çıkılır, aidat ödenmez, yönetici seçilmezdi.
-Evler badanalı, sokaklar lambasız, mahalleler bekçili olurdu.
-Ajans radyodan dinlenir, çizgili roman okunur, defterlere kenar süsü yapılır, saçlara limon suyu sürülür, gömlek yakaları kolalanırdı.
-Hayat, arkası yarın gibiydi, kesintisizdi, her gün yaşanacak bir şey vardı.
-Herkes kendi düşünü kurar, kendi hayatını oynardı hiç yalnızlık çekmemecesine.



Yardımcı kaynaklar…
Zonguldak Nostalji
znguldaknostalji.com
Birsen Y.