"Ayy bir dakika bir dakika!"


"Ne oldu?"


"Kuru dalların önünde sarı yaprak var!"


"Ne varmış ne varmış?"


"Kuru dalların önünde sarı yaprak varmış, gel biz yürüyelim.."


Annem, babam, ben. Kent Ormanı´ndayız. Babamla ben yürüyoruz. Annem fotoğraf çekiyor, artan zamanında yürüyor.


"Ayy inanmıyorum, menekşeye bak, açmış!"


"..."


"Baba bak, gözümün üstünde kaşım var!"


Biz önden yürüyoruz, o arkada. Dönüyoruz bakıyoruz orada, biraz gidip dönüyoruz, yok. Şıkıdık şıkıdık makine sesi geliyor. Yerlerde, diz çöküyor, yan dönüyor. Ayar yapıyor. Dere üstündeki tahta köprünün çekilmedik bir santimlik yeri kalmadı.


"Derya, bereni çıkar, saçını aç!"


Sabırsızım ben, ne fotoğraf çekebilirim ne çektirebilirim. Keşke çekebilseydim, tüm mimar arkadaşlarımda birer profesyonel makine, uzun uzun uğraşıyorlar. Bana fenalık basıveriyor. Annemdeyse hep heves vardı, yolda giderken arabayı olur olmadık yerlerde durdurup birşeylerin fotoğrafını çekerdi. Bir iki yıl önce kursa da gidince, babam güzel hediye olur diyip yarı profesyonel bir fotoğraf makinası hediye edince işler iyice değişti. Annem kitaplar aldı, işi iyice ilerletti.
Sadece manzara çekerken değil, grup fotoğrafı çekerken de kendinden geçiyor. Aile fotoğrafı çekeceğiz diyelim. "Sen oraya, sen şöyle dön. Şu bibloyu alalım. Bunu buraya koyalım.." Tam çekecek oluyor, sen pozunu alıp gülümsüyorsun, hoop makineyi indiriyor, pıt pıt gelip masa üstündeki peçeteliği alıyor: "Gözükmesin bu, kareyi bozuyor." Herkeste bir sabır.


Değirmenağzı´ndaki deredeki ördekler. Aman Allahım, her gittiğinde çekiyor. Ördek aynı ördek, dere aynı dere. Yok! Ördek bakarken, ördek yüzerken, arkasında su şeridi oluştururken, ördeğin sudaki yansıması, arkada dallar. Ördekler de alıştı artık, yakında annemi görünce kırıtıp poz verecekler.


İş çekmekle bitse iyi. Akşam olunca açıyor bilgisayarını, fotoğraflarını aktarıyor. 300 tane fotoğraf. Aynı şeyi en az beş kez fotoğraflıyor, farklı ayarlar denemiş oluyor. Sonra bilgisayarda bunları eleyip en güzelini seçiyor. 300 fotoğraf düşüyor 50 fotoğrafa.


Geçen yaz babam ve arkadaşlarıyla Çeşme Alaçatı´ya gitmişlerdi. Bir geldiler, binlerce fotoğraf. Babamın deyişine göre: "Annen bin tane fotoğraf çekti kızım. 50 tane kapı kolu, 40 tane çocuk, 75 tane pazardaki sebzeler, 25 tane pazardaki kadınlar, 60 tane deniz, 95 tane mavi pencereler, 90 tane kuş, 45 tane çiçek, 30 tane yaşlı insan, 100 tane sokak, 8 tane biz, 15 tane yemek yerken biz.." Annemse fotoğraflarını henüz elemeden geçirememiş, heves etti gel sana Çeşme´yi göstereyim dedi. Oturdum yanına, başladık bakmaya. Bak bak bitmiyor. Kibar kibar duruyorum yanında, her şeyden bir sürü çekmiş. Bir kaç yüz fotoğraftan sonra, dayanamadım, anne dedim, bunları ele de bana öyle göster. Bozuldu biraz tabii! Ona sorsanız, aman hemen sıkılıyorum ben, azıcık baktı, fırladı kalktı der. Hadi ben her zaman yanlarında yokum, ama babam süper idare ediyor. Annemin böyle güzel fotoğraflar çekmesi hoşuna gidiyor. Nereye gitseler annemin makinesi şıkırdıyor, babam sabırla bekliyor, bazen o da el atıyor.


Bu kadar dalgaya sonucu merak etmişsinizdir. Değiyor mu yani? Güzel fotoğraflar çıkıyor mu ortaya? Hem de çok! Gerçekten şahane fotoğraflar çekiyor, kimisine inanamıyorum bunu sen mi çektin, kapak bu diye. Avangart kadın dergisi bir kaç kere annemin fotoğraflarını bastı, iki tanesini kapak yaptı. Ceren moda tasarımı öğrencisiyken Ceren´in modelliğinde kıyafetlerini çekti, sisler içindeki bir tanesini satın almak isteyen bile oldu.


Eh, sabır ve yetenek.


Ha, bir de annemin meşhur lafı: Bakmakla görmek arasında fark varmış. Ben bu lafı dinleyerek büyüdüm. Sadece fotoğraf ve doğa için geçerli değil. Buzdolabında peynir ararkenden tut, depoda ayakkabı fırçasını aranırken oldu da bulamazsak artık annem söylemeden önce biz kendi kendimize diyoruz, bakmakla görmek arasında fark vardır diye ki, annemin nefesi boşuna harcanmasın.


İşte böylece bizim üstünden fırt diye geçtiğimiz köprülerde mantarlar, minyatür çiçekler falan görüveriyor. Bize de bunların fotoğraflarına hayran kalmak düşüyor.