Attila İlhan; “Ayrılık sevdaya dahil” diyordu.

“açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
[*][*][*]

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
her yerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan
[*][*][*]

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili
[*][*][*]
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sahili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
[*][*][*]
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize

[*][*][*]
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
[*][*][*]
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız”

[*][*][*]

Öyledir.

Nereden ayrılırsanız, kimden ayrılırsanız ayrılın ayrılıklar da sevdaya dahildir her zaman.

Şimdi memleketten ayrılık vakti.

Yazılardan, kelimelerden ayrılık vakti.

Elleri örselenmiş, tırnakları kopartılmış, yüzüstü bırakılmış, aldatılmış Zonguldak’tan ayrılık vakti.

Memleketin telaşlı karanlığında dolaşan yarasalardan ayrılma vakti.

Bedenini sarmış kurtlardan ayrılma vakti.

Kalbi kir, gözleri kibir bağlamışların, canını yaktıkça acısını derinlere saklayan kentin kaçamak gülüşleridir geride kalan.

Kısa süreliğine de olsa hayatın çok kısa olduğunu düşünürsek, her ayrılık süresinin ne kadar uzun olduğunu bilerek başlıyor yolculuk.

Kendi derinliğinde dibe çökerken insanın tortuları, düşünüp berraklaşma vakti zihnin, bedenin.

Bir kıyıdan bir kıyıya giderken, evden bakkala gider gibi gider insan.

Ki gidip de dönmemek de vardır insan yaşamında her daim.

Yolculuklar hep ihtimallerle başlar.

İhtimallerle biter.

Bizi biz eden sokaklarda, yeniden kavuşabilme ihtimalimizdir bizi avutan.

Yeniden buluşmak üzere