Adalet.
Kimin
için adalet?
Ne
zaman adalet?
Nasıl
adalet?
Ne
kadar adalet?
İşimize
gelen her sonuç adalet midir?
İşimize
gelmeyen her sonuç veya uygulama adaletsizlik midir?
Nerede
başlar?
Nerede
biter?
İnsan
bazen vicdanına da soruyor bu soruları.
İnanın
yanıt almakta zorlanıyor.
Yaşadığımız
onca tartışmanın odak noktasında hep adalet var.
Hala
anlamlandıramadığımız, hala anlamak istemediğimiz, hala işimize geldiği gibi
anlamaya, yorumlamaya, uygulamaya çalıştığımız adalet.
Kanunların
yetersiz kaldığı yerde tek güvence kalıyor geriye.
O
da ilahi adalet!
[*]
[*] [*] [*]
Türkiyede
bir sürü şey yaşandı.
Balyozlar
indi.
Ergenekonlar
vardı.
Başka
başka davalar vardı.
Kurunun
yanında yaş da yandı.
Yaşın
yanında kuru da.
Belki
en fazla yanması gerekenler aradan sıyrıldı göremedik.
Devir
değişti.
Darbe
girişimi oldu.
O
günlerde mağdur edilenlerden bugün af dileniyor.
Türkiye
günah çıkarıyor.
Genel
kanaat o günlerde pek çok ismin haksız yere cezalandırıldığı
Ama
bu yine de bazı darbe düşüncelerinin olmadığı anlamına da gelmemeli.
Kurunun
yanında yaşlar yanmış olsa da bazı planlar olduğunu unutuverdik.
Acayip
bir toplumuz.
Rüzgar
nereden kuvvetli eserse aniden o tarafa gidiveriyoruz.
Hukukçular,
analistler tek veya birkaç olaydan sonuca gitmenin aslında insanları hangi
uçurumlara sürükleyeceğini iyi bilir.
[*]
[*] [*] [*]
Hukuk
teorisyeni Hans Kelsen Adalet nedir? diye sormuş zamanında.
Kitap
şu cümlelerle başlıyor;
Bir
Hukuk Teorisyeni Olarak Hans Kelsen Bir Hukuk Teorisyeni Olarak Hans Kelsen ve
Düşünceleri Üzerine Bir Çerçeve Çalışma
Nasıralı
İsa, Roma valisi Pilatusun huzuruna getirildiğinde ve (ona) kral olduğunu
itiraf ettiğinde, şöyle dedi: Ben, bunun için doğdum ve bu amaç için dünyaya
geldim: adalete şahadet etmek için. Bunun üzerine Roma valisi Pilatus sordu:
Hakikat nedir? Roma valisi bir cevap beklemiyordu ve İsa da bir cevap vermedi
bu soruya, çünkü hakikate şahadet etmek, İsanın, Mesih Kral olarak kutsal görevinin
özü değildi. O, adalete; Tanrının Krallığında gerçekleşecek olan adalete şahadet
etmek için doğmuştu ve bu adalet için O, çarmıha gerildi. Bu nedenle, Roma
valisi Pilausun hakikat nedir? sorusundan, İsanın kanından doğan, başka ve daha
önemli bir soru- insanlığın ebedi sorusu- ortaya çıkar: Adalet nedir?
[*]
[*] [*] [*]
Sokakta,
medyada, yaşamda, siyasette yaşadıklarımız, gördüklerimiz adaletin bile ne
kadar adaletsizlik anlamına geldiği üzülerek görüyoruz. Ancak yine de toplum
olarak her alanda başka şansımız yok.
Hans
Kelsen de bu hikayenin ardından başlıyor.
Diyor
ki;
Başka
hiçbir soru, bu kadar tutkulu bir şekilde tartışılmamış; başka hiçbir soru
böylesine çok kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olmamış ve başka hiçbir soru
Eflatundan Kanta en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmamıştır. Ancak
başka hiçbir soru bugün, diğer zamanlarda olmadığı kadar da cevapsız
kalmamıştır. Öyle görünüyor ki bu soru, kaderine boyun eğmiş bilgeliğin
uygulandığı ve insanın kesin bir yanıt bulamayacağı, fakat ancak onu geliştirebileceği
sorulardan biridir.
[*]
[*] [*] [*]
Devam
ediyor;
Öncelikle
adalet, karşılıklı insan ilişkilerini düzenleyen toplumsal düzenin mümkün, ama
zorunlu olmayan bir niteliğidir. O, ancak tali olarak insanın bir erdemidir;
çünkü insan, eğer davranışı adil olarak kabul edilen toplumsal bir düzenin
normlarına uyuyorsa adildir. Peki, toplumsal bir düzenin adil olduğunu söylemek
gerçekte ne anlama gelir?
O
şu demektir: bu (toplumsal) düzen, insan davranışlarını herkesi tatmin edecek
şekilde düzenlemiştir. Yani herkes, o düzende mutluluğu bulabilir. Adalet
arzusu, insanın mutluluk için duyduğu ebedi arzudur. O, insanın yalıtılmış bir
şekilde, yani yalnız başına bulamayacağı, bu nedenle bir toplum içinde aradığı
bir mutluluktur. Yani adalet, toplumsal mutluluktur. O, toplumsal düzen
tarafından garanti edilmiş bir mutluluktur. Bu bağlamda, adaleti mutluluk
olarak tanımlayan Eflatun, sadece adil insanın mutlu ve adil olmayanın da
mutsuz olduğunu ileri sürer. (Ancak) adaletin mutluluk olduğu yönündeki ifade,
elbette ki nihai cevap değildir; o, sadece soruyu değiştirmektir. Çünkü şu halde
sormamız gerekir: Mutluluk nedir?
[*][*][*]
Mutluluk
kavramı dar ve ilk anlamında, yani bir kişinin ondan ne anladığı biçiminde
tanımlandığı müddetçe, herkese mutluluk bahşeden adil bir düzen olamayacağı
açıktır. Çünkü bu durumda, bir kişinin mutluluğunun bazen başkalarının
mutluluğuyla doğrudan çatışması kaçınılmaz olacaktır. Örneğin aşk, bir kişinin
mutluluğunun da mutsuzluğunun da en önemli kaynaklarından biridir. İki erkeğin
aynı kadına aşık olduğunu ve bunların her birinin, doğru ya da yanlış, o kadın eşi
olmadan mutlu olamayacağına inandığını varsayalım. Ancak, hukuka göre ve belki
kadının da duygularına göre kadın, o iki kişiden yalnız birisinin eşi olabilir.
Böyle bir durumda erkeklerden birinin mutluluğu, kaçınılmaz olarak diğerinin
mutsuzluğu olacaktır. Hiçbir toplumsal düzen, bilge Kral Süleymanın ünlü hükmü
bile, bu sorunu tatmin edici bir şekilde, yani her ikisinin de mutluluğunu
sağlayacak şekilde çözemez. Hatırlanacağı gibi Kral Süleyman, iki kadının
kendinin olduklarını iddia ettikleri bir çocuğu iki parçaya ayırmaya karar vermişti.
Fakat böyle karar vermekle O, çocuğu, çocuğun ölmesini engellemek için
talebinden vazgeçmesi gereken kadına vermeyi istiyordu; çünkü Kral Süleyman,
talebinden vazgeçenin çocuğu gerçekten seven (ve dolayısıyla çocuğun gerçek
annesi) olduğunu varsaymıştı. Eğer Süleymanın hükmü gerçekten adil idiyse, bu
ancak bir koşulla öyle olmuştur; o da, çocuğu sadece bir kadının sevmiş
olmasıdır. Eğer iki kadın da çocuğu seviyor olsaydı- ki ikisi de çocuğu almak
istediğine göre bu çok olasıdır- ve ikisi de talebinden vazgeçmiş olsaydı,
mesele karara bağlanamayacaktı. Ve eğer çocuk, her ikisi de talebinden
vazgeçmesine rağmen kadınlardan birine verilecek olsaydı, hüküm kesinlikle adil
olmayacaktı, çünkü bu durumda taraflardan biri mutsuz olacaktı. Mutluluğumuz
sıklıkla, toplumsal düzenin gideremeyeceği ihtiyaçların tatminine bağlıdır.
[*]
[*] [*] [*]
Başka
bir örnek veriyor.
Diyor
ki;
Orduya
başkomutan atanmak için iki aday yarışıyor olsun. Göreve sadece biri atanabilecektir.
Bu durumda, göreve en uygun olanı atamanın adil olacağı aşikârdır. Ancak, eğer
ikisi de göreve eşit derecede uygunsa bu durumda ne olacaktır? Böyle bir durumda,
hiçbir (adil) çözüm mümkün olmayacaktır. (Ancak) bu adaylardan birinin,
yakışıklı, uzun ve etkileyici bir kişiliğe sahip olması nedeniyle daha iyi
olduğunun düşünüldüğünü ve buna karşılık diğerinin, mesleki bakımdan diğeriyle
tam olarak eşit olmasına rağmen, ufak tefek, gösterişsiz ve silik olması
nedeniyle göreve uygun olmadığının düşünüldüğünü varsayalım. Eğer bunlardan
ilki göreve atanırsa, ikincisi kararın adil olduğunu hissetmeyecek ve
soracaktır: Neden ben de diğeri gibi uzun ve yakışıklı değilim, neden bana
bahşedilen yaradılış daha az ilgi çekici? Gerçekten de, eğer doğayı adalet
açısından yargılayacak olursak kabul etmemiz gerekir ki doğa adil değildir. O,
birini sağlıklı, diğerini hasta, birini akıllı diğerini aptal yaratmıştır.
Hiçbir toplumsal düzen, doğanın adaletsizliğini bütünüyle telafi edemez.
[*]
[*] [*] [*]
Eğer
adalet, mutluluk olarak ve de bireysel mutluluk olarak anlaşılırsa, adil bir
toplumsal düzen mümkün değildir. Öte yandan, adil bir toplumsal düzen, o
düzenin, bireysel mutluluğu değil de mümkün olan en fazla sayıda bireyin
mutluluğunu sağlamaya çalışır varsayımı üzerinden bile mümkün değildir. Bu
meşhur adalet tanımı, ünlü İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham tarafından
formüle edilmiştir. Ancak, eğer adaletle öznel bir değer kastediliyorsa ve sonuç
olarak farklı bireyler, kendi mutluluklarının ne olduğuna ilişkin farklı düşüncelere
sahipse, Benthamın tanımı yine de uygulanamaz.
Bir
toplumsal düzenin sağlayabileceği mutluluk, öznel-bireysel anlamda mutluluk
olamaz; o, nesnel-kolektif anlamda bir mutluluk olmalıdır. Yani mutlulukla biz, toplumsal (siyasal)
otorite, yani yasa koyucu tarafından tanınan; beslenme, giyinme, barınma vb. gibi
tatmin edilmeye değer bazı ihtiyaçların giderilmesini anlamalıyız. Şüphesiz ki
toplumsal olarak tanınan ihtiyaçların giderilmesi, mutluluk kavramının ima
ettiği ilk anlamdan çok farklıdır. O düşünce, doğası gereği çok öznel bir
niteliğe sahiptir. Adalet arzusu çok temeldir ve insan düşüncesinde çok derin
kök salmıştır; çünkü o, insanın kendi öznel mutluluğu için yok edilemez
arzusunun bir belirtisidir.
[*]
[*] [*] [*]
Uzayıp
gidiyor.
Her
cümlesinde aradığımız, özlediğimiz adaletin kağıt üzerindeki halini görmek
mümkün.
Keşke
her şey kağıt üzerinde durduğu kadar kolay ve güzel olsaydı.
Türkiye
çok önemli bir dönemden geçiyor.
Aslolanın
devlet olduğu gerçeğinden hareketle adaletin en az hasarla temin edilmesi,
gerçek sorumluların cezalandırılması adalet adına hakkaniyet olacaktır.
Mesela
askeri okullardan mezun olanlar görevine başlatılmıyor.
Askeri
okullar kapatılıyor.
Vatan
aşkıyla ve böylesi girişimlerin yanından olmayacak bir aile kültürü ve eğitim geçmişi
alarak o okullara giden öğrencilerin hepsine FETÖcü muamelesi yapmak, birer
subay olmak heyecanlarından koparmak, onları yok etmek ne kadar adaletli?
Ve
daha pek çok alan için benzer örnekler verebiliriz.
Başbakan;
Kurunun yanında yaş da yanmayacak diyor.
Daha
hassas olunduğu kesin.
Umarız
böyle olur.
Toplum
olarak da bize düşen görev daha fazla adalet istemek.