Aşağıda bir gazete kesiği göreceksiniz.

Tarih; 22 Mart 1953…

Haberin başlığı; Kozlu’da grizo faciası…

Açıklama: C:UsersAliDesktopK3-DÖKÜMANmilli kütüphanFotoğraf0192.jpg

Zonguldak Gazetesi, 22 Mart 1953…

Haber metni:

“22 Mart Pazartesi günü Kozlu’da Kılıç bölümünde 3 doğu damarda 30 katında doğuya doğru giderken bir grizo patlaması olmuştur.

Bir işçi kaçarken ayağı taşa takılarak düşerek ölmüştür.

Bu işçi Ali Koca’dır. Mustafa Karayasık, Hasan Lenger, Mustafa Makal, Hakkı İnceleme, Ömer Gökyar, Süleyman Çakır yaralanmıştır. Yaralılar hastaneye kaldırılmıştır.”

Yani, facianın boyutu; bir ölü, altı yaralı!

[*] [*] [*]

Şimdi şunları okur musunuz?

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi kayıtlarına göre; 2013 yılında bin 236 kişi, iş kazasında öldü.

Sadece inşaat sektöründe son 5 yılda bin 754 işçi iş kazasında öldü. Yani sadece bu sektörde her gün bir işçi yaşamını yitirdi.

Son 12 senede İngiltere’de 62 madenci iş kazasında ölmüş. Türkiye’de ise bin 530…

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre, Türkiye, 100 bin çalışan başına ölümlü iş kazasında Avrupa birincisi, dünyada ise üçüncü sırada.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de her gün meydana gelen 172 iş kazasında, 4 işçi hayatını kaybediyor.

Yine İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre, 2014’ün ilk 8 ayında bin 270 işçi yaşamını yitirdi. Şimdiden 2013’deki bin 236 rakamı aşılmış durumda.

Yılda 70 binin üzerinde iş kazası olduğunu düşünürseniz; yaralanma, sakat kalma sayısının korkunçluğunu tahmin edebilirsiniz.

1953 yılında bir ölüm, 6 yaralanma facia olarak görülürken…

2014 yılında bin 300 ölüm 100 binin üzerindeki yaralanma normal karşılanıyor.

Facianın anlamı bu kadar mı törpülendi, sıradanlaştı?

Alıştık mı?

Ne olur alışmayalım…

Çünkü yukarıda sayılan,

Sadece rakam değil, insan…

Kaybedilen; taş-toprak değil, can…

Ne olur alışmayalım…

El değil, bizim onlar…

Unutmayalım…

Yakılan kömürde…

Bindiğiniz gemide, arabada…

Yuvanıza girerken tuttuğunuz kapı tokmağında…

Onların terleri, emekleri, kanları var.

[*] [*] [*]

Bizi yönetenler ne diyorlar?

“Kazadır, kaderdir bunlar…

Ölüm, bu işin fıtratında var.”

Yalancılar, yalan söylüyorlar.

Bunlar kaza, kader değil…

Düpedüz iş cinayeti…

Neden mi?

Son asansör kazasını düşünün;

Asansörde paraşüt sistemi yok, emniyet butonu yok, denetim yok…

Bir sürü ihmal var.

Neresi kader?

Neresi fıtrat bunun?

[*] [*] [*]

Peki, çalışanların hiç mi suçu yok?

Olmaz mı, elbette var.

O da bir başka yazıda…

[*] [*] [*]

12 EYLÜL…

12 Eylül darbesinin 34’üncü yıldönümü nedeniyle, yine bu köşede iki yıl önce çıkan “Eylül” başlıklı yazımdan bir bölüm aktarıyorum:

“12 Eylül 1980, bizim ülkemizin yaşamında acılı bir sürecin başlangıcıdır.

Faşist askeri darbe sonucunda; 650 bin kişi gözaltına alındı. Bunların çoğu ağır, insanlık dışı işkence gördü. Yapılan işkencelerde, işkencecilerin elinde 171 kişi can verdi. 210 bin dava açıldı. 230 bin kişi yargılandı. 517 idam cezası verildi. 49 kişi idam edildi.

14 bin kişi vatandaşlıktan atıldı. 30 bin kişi sakıncalı sayıldığından, işinden-ekmeğinden oldu. 3 bin 854 öğretmen ve 120 üniversite hocası işten atıldı.

Siyasi partiler kapatıldı. Parlamento feshedildi. Halkın iradesinin ırzına geçtiler. Türkiye’nin siyasal yaşamı çizgisinden çıktı. Hala düzelmedi. Anayasa ve hukuk metinleri, demokrasi ve insan haklarına aykırı biçimde değiştirildi.

İnsanların ve toplumun belleği silindi, yeniden programlandı. Atatürkçülüğün içi boşaltıldı, sevimsiz hale getirildi. Şeriatçı akımlar palazlandırıldı. Bugün iktidar oldular, Mustafa Kemal’den dedelerinin hesabını soruyorlar.”

12 Eylül’ü unutmadım, unutulmasın da…

[*] [*] [*]

Bu tavanın tüm balıklarına esenlikler dilerim