Zonguldak Kadın Demokrasi Platformu, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yürüyüş ve basın açıklaması yaptılar.
Madenci Anıtı'nda toplanan kadınlar adına Kadın Platformu Sözcüsü Eylem Kabarık, basın açıklaması yaptı.
Eylem Kabarık açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"8 Mart, kadınların yalnızca eşitlik talebini değil, sömürü düzenine karşı tarihsel itirazını simgeler. 19. yüzyılın sanayi kapitalizmi içinde ağır koşullara mahkûm edilen kadın işçilerin direnişi, 1910'da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda politik bir çağrıya dönüştü. Clara Zetkin'in öncülüğünde ilan edilen bu gün, kadınların oy hakkı ve yurttaşlık mücadelesini sınıf mücadelesiyle birlikte ele alan bir perspektifin ürünüydü. 8 Mart bu nedenle anmadan çok patriyarkaya ve kapitalist sömürüye karşı örgütlü direnişin adı ve bu tarihsel eşik, zamanla büyüyen feminist mücadelenin de dayanak noktası oldu.
Türkiye'de kadınların mücadelesi bugün çok katmanlı bir kuşatma altında sürüyor. Neoliberal ekonomi politikaları kadın emeğini ucuz ve esnek işgücüne dönüştürürken, siyasal İslamcı ideoloji kadınları yeniden ev içine çağırıyor. Laik hukuk düzeni aşındırılırken, kadınların kazanılmış hakları tartışmaya açılıyor. 8 Mart bu koşullarda, yalnızca eşitlik talebinin değil, yaşam hakkının, emeğin ve laikliğin savunulduğu bir mücadele gününe dönüşüyor.
Bugün biz kadınlara dayatılan düzeni yalnızca bireysel yaşam tercihlerine müdahale eden bir ahlakçılık olarak göremeyiz. Karşımızda piyasacı ekonomi politikalarıyla, otoriter devlet aklıyla ve siyasal İslamcı ideolojiyle iç içe geçmiş bütünlüklü bir tahakküm rejimi var. Bu düzen kadınlara itaati, yoksulluğu kabullenmeyi ve eşitsizliği kader olarak benimsetmek istiyor. “Aile”, “din” ve “gelenek” söylemleri, sınıfsal tercihlerin üzerini örten ideolojik araçlar haline getiriliyor. Kadınların yaşamı üzerinde kurulan baskı tesadüf değil; toplumu yeniden dizayn etme projesinin parçası.
Ekonomik kriz derinleştikçe mutfaktaki yangın büyüyor, fakat o yangını söndürme sorumluluğu yine kadınların omzuna bırakılıyor. İşsizlik arttığında ilk vazgeçilen kadın emeği oluyor. Güvencesiz ve esnek çalışma “kadın istihdamı artıyor” başlığıyla sunulurken, gerçekte kadınlar düşük ücretli, sendikasız ve sosyal güvenceden yoksun işlere sıkıştırılıyor.
Söz bizim emek bizim!
Türkiye’de kadın emeği, iki yönlü bir kuşatma altında. Bir yandan neoliberal ekonomi politikalarıyla ucuz ve esnek işgücü haline getiriliyor,diğer yandan siyasal İslamcı ideolojiyle ev içine çağrılıyor. Çalışması teşvik edilen kadın, tam zamanlı ve güvenceli işlerde değil, yarı zamanlı, geçici, ev eksenli üretimde isteniyor. Çünkü bakım hizmetlerini kamusal hak olmaktan çıkaran düzen, kreş açmak yerine “anneliğin kutsallığını” hatırlatmayı tercih ediyor.
Toplumsal yeniden üretim dediğimiz alan çocuk, yaşlı, hasta bakımı, ev işleri bu düzenin görünmeyen omurgasıdır. Ekonomik büyüme rakamlarının arkasında kadınların ücretsiz emeği var. Kadın sabah işe gidiyor, akşam ikinci vardiyasına evde başlıyor. Bu görünmeyen emek olmasa ne sermaye düzeni işler ne de devletin sosyal harcamaları bu kadar düşük kalabilir. Yoksulluk iktidarın politik tercihine dönüşürken, kadınların dayanma kapasitesi sosyal güvenlik mekanizması gibi kullanılıyor.
Şiddet Politiktir cezasızlık son bulsun!
Şiddet, bu ekonomik ve ideolojik zeminden bağımsız değildir. Kadınların yoksullaştırıldığı, hukuki güvencelerinin zayıflatıldığı ve kamusal alandan çekilmeye zorlandığı bir düzende erkek şiddeti yalnızca bireysel bir suç değil; sistematik bir sonuçtur. Ekonomik bağımlılık arttıkça şiddet döngüsünden çıkmak zorlaşır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınların yaşam hakkını uluslararası hukuk zemininden koparmak anlamına gelmiştir. 6284 sayılı yasanın sürekli tartışmaya açılması, nafaka hakkının hedef gösterilmesi ve cezasızlık pratiğinin yaygınlaşması erkek egemen cesareti büyütmektedir. Devlet koruma yükümlülüğünü zayıflattığında, kadınların yaşam hakkı da gasp edilir.
İki hafta önce bir günde farklı şehirlerde yaşayan altı kadın katledildi. Bir günde altı kadın. Her gün en az iki kadın en yakınlarındaki erkek tarafından katlediliyor.
Bu bir "rastlantı" değil. Bu bir "bireysel öfke" değil. Bu bir "anlık cinnet" değil. Bu, kadınlara karşı sürdürülen sistematik şiddetin sonucudur. Bu, cezasızlığın sonucudur. Bu, erkek egemen düzenin sonucudur. Bu, kadınların göz göre göre ölüme terk edildiği bir düzenin sonucudur. Ölüme inat yaşamı, eril tahakküme karşı özgürlüğü savunacağız. Sokaklarında özgürce yaşayacağımız o ülkeyi direnişimizle kuracağız.
Siyasal İslam her yerde kadınların geleceğini yok ediyor!
Kadınların yaşam hakkı ve özgürlüğü yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde tehdit altında. Afganistan’da Taliban, kız çocuklarının eğitimini yasaklayarak kadınları kamusal hayattan silmeye yöneliyor. İran’da kadınların bedenleri devlet denetimine tabi tutuluyor; Mahsa Amini’nin devlet eliyle öldürülmes, zorunlu örtünme rejiminin sembolü haline geldi. Suriye’de IŞİD artığı şeriatçı çeteler, Kürt, Alevi ve Ezidi kadınları savaş ganimeti olarak görüyor. Suudi Arabistan’da erkek vesayeti sistemi, kadınların en temel kararlarını yıllarca erkek onayına bağlıyor. Bu örnekler, kadının kamusal ve özel yaşam üzerindeki kontrolün nasıl ideolojik ve sistematik bir araçla sürdürüldüğünü gösteriyor.
Türkiye’de ise henüz böylesi açık bir şeriat rejimi olmasa da laik hukuk düzeninin aşındırılması, dini referansların kamusal alanda belirleyici hale gelmesi ve eğitim sisteminin bilimsel içeriğinin zayıflatılması, kadınların kazanımlarını kırılganlaştırıyor. Kız çocuklarının erken yaşta eğitimden kopması, dini vakıf ve cemaatlerin eğitim alanındaki etkisinin artırılması, karma eğitimin tartışmaya açılması, kadınların kamusal varlığını sınırlayan bir zihniyetin etkileridir. Laiklik, kadınların sadece “aile” içinde değil, hayatın tam ortasında özne olarak var olmasını güvence altına alan temel bir ilkedir.
Gerici,Piyasacı Eğitime Hayır!
Okullarda ‘’Ramazan etkinlikleri” adı altında yürütülen uygulamalar, eğitimin laik ve bilimsel niteliğini aşındıran sistemli bir dinselleştirme politikasının parçasıdır. Eğitim alanı, tek mezhepçi bir anlayışla yeniden şekillendirilirken, tarikat ve cemaatlerin okullara, yurtlara ve çeşitli protokoller aracılığıyla kamusal alana dahil edilmesi meşrulaştırılmaktadır. Çocukların pedagojik ihtiyaçları değil, siyasal-ideolojik hedefler belirleyici olmaktadır. Bu tablo, özellikle kız çocuklarının yaşamını kuşatan itaatkâr, cinsiyetçi ve muhafazakâr rolleri pekiştirmektedir.
Bugün MESEM uygulaması, “eğitim” adı altında çocukları işyerlerine sürmekte, denetimsiz, güvencesiz ve ağır koşullarda çalıştırılan gençlerin yaşam hakkını dahi koruyamamaktadır. Son yıllarda MESEM kapsamında çalıştırılırken hayatını kaybeden çocuklar, bu modelin yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda yaşamsal bir sorun olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Özellikle yoksul ailelerin çocukları ve kız çocukları için bu sistem, eğitim hakkının budanması, erken yaşta sömürü ve cinsiyetçi iş bölümünün pekiştirilmesi anlamına gelmektedir. Çocukların yeri atölyeler, şantiyeler değil, güvenli, kamusal, laik ve bilimsel eğitim kurumlarıdır. Çocuk işçiliğini meşrulaştıran MESEM uygulamasından derhal vazgeçilmeli, tüm çocuklar için nitelikli ve güvenli eğitim hakkı güvence altına alınmalıdır. Yaşam hakkı, eğitimin ve emeğin ön koşuludur.
Laiklik Yaşamsaldır!
Laiklik, karanlığa karşı yükselen bir yaşam iradesidir. Kadınların adının sadece “aile” içinde değil, hayatın tam ortasında özne olduğu bir düzenin güvencesidir. Bedenin, emeğin, sözün ve geleceğin başkalarının inanç yorumlarına göre belirlenmediği bir toplumsal zemindir. Kimsenin ahlaki vesayet kurmadığı, yurttaşlığın eşitlik temelinde kurulduğu bir yaşam güvencesidir. Çünkü hakların ilahi yoruma değil, toplumsal sözleşmeye dayandığı bir düzen olmadan kadınların yaşamı güvenceye alınamaz. Kamusal alan ise bu mücadelenin sahnesidir. Sokakta, meydanda, işyerinde, üniversitede, sendikada, mahallede… Kadınlar görünür oldukça düzen sarsılır. Ev içine kapatılmak istenen her kadın, kamusal alana çıktığında yalnızca kendi sınırını değil, siyasetin sınırını da genişletir.
Direnen Kadınlar Karanlığı Aydınlatır!!
Bizler ne yoksulluğa, ne gericiliğe, ne de emperyalist ve patriyarkal düzene razıyız. Hayatlarımız üzerinde söz hakkı, emeğimiz üzerinde denetim, kamusal alanda eşitlik talebi mücadelemizden bir adım geri atmıyoruz. Fabrika önlerinde, depo kapılarında, atölye önlerinde direnen kadınlar, işten atılma tehditlerine rağmen yan yana duran kadınlar… Bu 8 Mart’a giderken en güçü söz onlardan yükselirken 8 Mart, bu taleplerin tarihsel ve güncel bir hatırlatıcısıdır. Meydanlarda, işyerlerinde, okullarda, mahallelerde kadınlar ve LGBTİ+ bireyler VARDIK, VARIZ, VAR OLACAĞIZ. Birlikte örgütlenerek, dayanışmayla haklarımızı ve yaşam alanlarımızı savunacağız çünkü ancak birleşik mücadele, eşitsizlikleri ve baskıları parçalayabilir."


