Bu ülkede birileri, ısrarla “algı yanılgısı-değişimi” operasyonu yapma peşinde…

Her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarını itibarsızlaştırma, onları “halkı hor gören, baskıcı ve başarısız” gösterme çabası içindeler.

Biraz iddialı olacak, ama bu fikri savunanlar, cehalet-bilgisizlik içinde değilseler, en insaflı bakış açısıyla “kadirbilmezlik” içindeler.

Neden mi?

Her dönem, kendi maddi ve sosyal koşulları içinde değerlendirilmeli.

Bugün altında Avrupai araba, modayı takip eden, lüks konutta oturan, iyi-kötü iş bulabilen, emekli maaşı alan, toplu taşıma araçlarından yararlanabilen, hasılı insan onuruna yakışan yaşama koşullarına ulaşmış kişilerin bugünün gözlükleriyle geçmişi yargılaması insafsızlık değil midir?

Düşünün;

Zaten dağılmakta olan Osmanlı, 1’inci Dünya Savaşı ile siyasi ömrünü tamamlamış.

Ülke, emperyalistlerce işgale uğramış.

Halk, savaş yorgunu, aç-açık, ayağına çarık bulamıyor.

Tarım bitmiş, sanayi hak getire, toplu iğne bile yapılamıyor.

Ülkeyi yönetenler, işbirlikçi olmuş, en ilericisi “Amerikan Mandası” peşinde…

Umutsuzluk, mutsuzluk diz boyu…

Ve…

Birileri kalkıyor, öne düşüyorlar.

Bir İngiliz gemisine binip kaçmıyorlar.

Başta Mustafa Kemal…

Anadolu’ya geçip işgalcilerle savaşıyorlar, hem de binlercesi…

Tarihin en büyük sosyal sözleşmelerinden birini gerçekleştiriyorlar.

“Bağımsızlık, misakı milli, cumhuriyet, muasır medeniyeti yakalamak vb.” ideallerle Ortadoğu’da bir güneş gibi parlayan, diğer ülkelerin ulusal kurtuluş savaşlarına da örnek olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyorlar.

Eksik-fazla, yepyeni bir sosyoekonomik yapı oluşturuyorlar.

Sanayi, tarım, eğitim, hukuk alanlarında o günün şartlarına göre dev adımlar atıyorlar.

Bir de üstüne “Düyun-u Umumiye” denen Osmanlının borçlarını ödüyorlar.

Yani İngiliz gemisine binip kaçanların borcunu…

İnsaf yahu!

Edep yahu!

Bu insanlara yaptığınız bu düşmanlığı, nankörlüğü anlamak mümkün değil.

Peki, hiç mi hatası yok bu kurucu kadroların?

Elbette olmuştur.

Onlar da zaafları ve eksileri olan birer insandılar.

Ama yaptıkları da bir devrimdi!

Her devrim, hızlı karar almak ve uygulamak zorundadır

Çünkü mevcut durum ve zamanla yarışırlar, savaşırlar.

Bu savaşı kazanırlarsa, kahraman olurlar.

Ve de bilirler ki, kaybederlerse, kelleleri gidecektir.

Bu nedenle hata da yapabilirler.

Ama hataları, günahları ile “kurucu kadrolar” kazandılar.

Bize de bu ülkeyi kazandırdılar.

Nur içinde yatsınlar!

Onlar, Anadolu insanı için tarihin çarkını ileri doğru çevirmeye çalışırken, birileri hep çomak soktu. Neredeyse Yunan’dan daha çok Çapanoğlu, Anzavur gibi gerici isyancılarla uğraşıldı.

Ne gariptir ki, bugün Atatürk ve arkadaşlarını eleştirenler, onların dilini kullanıyorlar.

Yok, “baskı, hor görme, istiklal mahkemeleri” falan…

Dışta işgalcilerle savaşırken, içerde sosyal anlamda devrim yapılırken, öznel niyetleri ne olursa olsun karşı devrimci olanlara, “Buyur, ne istersen yap, aferin” mi diyeceklerdi?

İnsaf ve edep yahu!

Bugün cebinizdeki parayı, tapularınızı, adınızı, inancınızı, bayrağınızı, ezanınızı, makamınızı, unvanlarınızı bu “kurucu unsur” dediklerinize borçlusunuz.

Dediğim gibi, hataları da olmuştur elbette…

Ama en büyük hataları, bu ülkeye verdikleri isim bence…

Bu ülkenin adı “Türkiye Cumhuriyeti” olmamalıydı.

Ne olmalıydı?

Mesela…

Valla ben düşündüm, ama çok fazla seçenek var.

Karar veremedim

Varın bunu da siz bulun!

[*] [*] [*]

Bu tavanın tüm balıkları; birliğimiz, dirliğimiz daim olsun!